by

Sibirya sürgününde iki Bakü fatihi

Samsun’dan onbaşı Mirza Halil, Kayseri’den piyade er Mustafa. Onlar, Bakü’yü Ermeni kenti olmaktan kurtaran Kafkas İslam Ordusu askerlerinden sadece ikisi.

Veysi oğlu er İsmail (Bartın), Abdurrahman oğlu er Osman (Denizli), Zalifi oğlu er Zalifi (Diyarbakır), Ferhat oğlu er Emin (Edirne), Şaban oğlu er Abdurrahman (Halep), Davut oğlu er Mustafa (Kırşehir), Hüseyin oğlu er Hadis (Sinop)… İsim listesi uzayıp gidiyor. Anadolu’dan ve o gün Osmanlı sınırları dahilinde olan diğer bölgelerden bini aşkın isim. Onlar, Eylül 1918’de Bakü’de ve civarında şehit düşen Osmanlı askerleri. Çoğu, Bakü’deki Çember-i Kent Mezarlığı’na defnedilmiş. 31 Mart 1918’de, Ermeniler ve Bolşeviklerin yaptığı katliamlar neticesinde hayatını kaybeden binlerce şehidin yanı başına. Osmanlı ordusu çekildikten sonra Azerbaycan’a hâkim olan Sovyet rejimi, bu mezarlığı yerle bir edip Azerbaycan için şehit düşmüş bu insanları unutturmaya çalıştı.

Azerbaycan Devlet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa Qasımlı’nın verdiği bilgiye göre, 1930’lu yıllarda mezarlık parka, eğlence mekânına dönüştürüldü. Dağüstü Parkı denen bu mekâna Azerbaycan Komünist Parti rehberi Kirov’un adı verildi, heykeli dikildi. Bir restoran ve diskoteğin yanı sıra hayvanat bahçesi yapıldı. Fakat Azerbaycan Türkleri, burasını hiç unutmadı. 20 Ocak 1990’da Bakü’ye giren Kızıl Ordu’nun yaptığı son katliamda toplanan yüz binler, şehitlerin naşını bu parka taşıdı. Eski şehitlerin yattığı o eski Çember-i Kent Mezarlığı’na. En son Karabağ şehitleri gelir yanlarına, beşer onar. Mart şehitleri, Osmanlı şehitleri, 20 Ocak şehitleri ve Karabağ şehitleri…

Bugün Şehitler Hıyabanı denen bu şehitler tepesinde Osmanlı şehitleri anısına yapılmış bir anıt ile bir cami bulunuyor. SSCB’nin dağılmasından sonra yapılan anıtta, Bakü’de ve Azerbaycan’ın diğer yörelerinde şehit düşen Osmanlı askerlerinin isimleri ve memleketleri yazılı.

Azerbaycan Türkleri, 28 Mayıs 1918’de, Mehmet Emin Resulzade liderliğinde Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kurmuştu. Ancak bu devlet 27 Nisan 1920’de Kızıl Ordu’nun Azerbaycan’ı yeniden işgali sonrasında ortadan kalkmış, yerine kurulan Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) bir parçası olmuştu. Azerbaycan, SSCB’nin çöküşüyle birlikte, 30 Eylül 1991’de yeniden bağımsızlığını ilan etti.

Osmanlı askeri, Bakü’ye ilk cumhuriyetin ilanından dört ay kadar sonra girmişti. Peki ne işleri vardı buralarda? Asırlar boyu kanlı petrol oyunlarının oynandığı bu kente neden gelmişlerdi? Petrol için mi, hükümranlık için mi? Hayır. Tek sebep, 30 Mart 1918 gecesi Bakü’de başlayan ve yurdun dört bir yanına yayılan “soykırımı” hareketiydi. 1918 başında Bakü’de yönetimi ele geçiren Bolşevik–Ermeni kuvvetleri, Azerbaycan’da toplu katliamlara başlamıştı.

“Biz Sovyet’i kuruyoruz, asayişi sağlayacağız. Bunlarsa Bolşevizm’e karşı çıkıyorlar.” diyorlardı. Fakat asıl maksat, Bakü’yü Türk ve Müslüman nüfustan temizlemektir. Çoluk çocuk, genç ihtiyar demeden binlerce insan öldürülür. Sadece 1918 Mart ve Nisan aylarında şehit edilen Türk sayısının 60 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.

BAKÜ TEPELERİNDE 1130 ŞEHİT

Katliamın boyutları giderek ağırlaşmış, soykırımı harekâtına dönüşmüştü. Eğer “dur” denilmez ise Kafkaslarda Türk ve Müslüman tek bir insan kalmayacaktı. 28 Mayıs 1918’de Mehmet Emin Resulzade önderliğinde Gence’de ilan edilen Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti, bu şartlar altında Osmanlı’dan acil yardım talebinde bulunur. Batum anlaşmasına binaen Osmanlı Devleti harekete geçer. Birinci Dünya Savaşı’nın bütün zorluklarına, dört bir yanda cephe açmış olmasına rağmen kurulan özel bir ordu (Kafkas İslam Ordusu) yola çıkarılır. Çoğunluğu gönüllülerden oluşan, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa komutasındaki 20 bin kişilik ordu, Gence, Gökçay, Aksu, Kürdemir ve Şamahı üzerinden Bakü’ye ilerler. Birliklerin arasına Azerbaycan kuvvetleri de katılmştır. Yol boyunca baskınlar, çarpışmalar yaşanır. Ağustos ayında Bakü’ye girmiş olan İngilizlerin de Ermenilere ve Bolşeviklere yardım etmesine rağmen Osmanlı askeri galip gelir ve 15 Eylül 1918’de, Kurban Bayramı sabahı Bakü’ye girer. Katliamın daha fazla devam etmesine engel olur. Muharebelerde resmî rakamlara göre 1130 asker şehit olur.

Osmanlı askerinin gelişiyle birlikte, Ermeniler’in Bakü’yü Türklerden arındırıp Hazar kıyısında devlet kurma hayalleri suya düşerken, Rusların da Bakü petrollerine el koyma, Bakü’yü Azerbaycan’dan koparma niyetleri akamete uğrar. Bakü, Azerbaycan’ın başkenti, ayrılmaz bir parçası hâline gelir. Ancak Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla birlikte Ordu, 15 Kasım 1918’den itibaren şehirden çekilmeye başlar. Osmanlı ordusunun ayrılmasından bir buçuk yıl sonra, Nisan 1920’de Kızıl Ordu işgal eder kenti. 11. Ordu buraya yerleşir.

Osmanlı birlikleri çekilirken bazı asker ve subaylar yeni kurulmuş Azerbaycan Cumhuriyeti’ne destek için burada bırakılır. Kimisi görevli, kimisi başka sebeplerle. Kalanlardan bazıları, daha sonra Bolşeviklere karşı yapılan direnişin perde arkasında yer alır, direnişi organize eder. Pek çoğu şehit düşer ya da hapishanelere atılır, sürgüne yollanır. Kimileri kendini gizlemiş, Azerbaycan halkıyla kaynaşmış, yeni bir hayat kurmuştur. Prof. Musa Qasımlı, “Osmanlı ordusundan bazı askerler geri dönmedi, burada kaldı. Bir kısmı kuruluş aşamasındaki Azerbaycan Cumhuriyeti için eğitim alanında hizmet etti. Bir kısmı Bolşeviklere karşı direnişte yer aldı. Sovyet arşivleri şunu göstermektedir ki, bütün isyanlarda Türk zabitleri başrol oynamıştır.” diyor.

ÇANAKKALE’DEN BAKÜ CEPHESİNE

Prof. Qasımlı’nın anlattığına göre, yönetimi ele geçiren Sovyetler, Azerbaycan’daki Türkiye kökenli Türkleri kayda alır. Hemen hepsi takip altındadır. Sürgüne gönderilenlere, gittikleri yerlerde de rahat yoktur. Asılsız şayialarla, iftiralarla suçlu ve devlet düşmanı muamelesi görürler. Rejim karşıtı görülen pek çok Azeri aydın da aynı muameleye tabi tutulur. Sibirya sürgününden kurtulan neredeyse yok gibi. Kimisi ailesiyle birlikte kimisi de yalnız olarak yollanmış. Bugün bir ayağı Azerbaycan’da ve Sibirya’da olan, diğeri Anadolu’ya uzanan çok sayıda bölünmüş aile dramı var. Bazıları aile köklerini bulmuş, bulamayanlarsa umutla aramaya devam ediyor. Bu arama işi babadan oğula, hatta toruna devredilmiş.

Kayseri’nin İncesu ilçesi Kızılören beldesinden er Mustafa da, Azerbaycan için çarpışıp evine geri dönmeyenler Osmanlı askerlerinden. Topallıoğlu ailesinden olan piyade er Mustafa, Çanakkale Savaşı’ndan yeni dönmüştür. 37 yaşında, ihtiyat askeri durumundadır. Bir gün şehirden askerler gelir köyüne; “Ermeniler ve Ruslar Kafkaslarda Türk kardeşlerimizi, din kardeşlerimizi katlediyor. Onun için ordu kuruluyor. Gönüllü asker istiyoruz.” derler. Binlerce gönüllü gibi Topallıoğlu Mustafa da yazdırır adını. Bu sefer istikamet doğudur. Kayseri merkezinde kılınan namaz sonrası düzenlenen merasimle çıkarlar yola. Ailesi, iki çocuğu (Mehmet ve Emine) ve eşini geride bırakan Mustafa’ya annesinin söylediği son söz şudur: “Arkandan vurulursan hakkımı helal etmem. Vurulacaksan göğsünden vurul, düşmana arkanı dönme.” Ve savaşır, düşmana sırtını dönmeden.

Bunları, Topallıoğlu Mustafa’nın halen Azerbaycan’da yaşayan tek oğlu Selim Mustafaoğlu anlatıyor. Kayserili piyade er Mustafa, Osmanlı ordusunun Bakü’den çekilmesiyle birlikte memleketine dönmez. Görevli olup dönmedi mi, yoksa dönme imkânı mı bulamadı bilinmiyor: Bilinen, Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 27 Nisan 1920’de Rus orduları tarafından yıkılmasından sonra Bakülü bir ailenin yanına yerleştiği. Hâli vakti yerinde olan Hacı Bala Yakubov adında bir Azerbaycan Türkü, kendini himaye eder. “Bir oğlum, bir kızım var. Seninle iki oğlum olacak.” der. Aynı yıl Yakubov’un akrabası olan Hafize adında bir kızla evlenir, yeni bir hayat kurar. 1922’de oğlu Selim dünyaya gelir, arkasından da kızları Emine ve Havva. Kayseri’deki eşi ve çocuklarıyla ilk başlarda haberleşme imkânı bulup mektuplaşır, fakat bir süre sonra irtibat kopar.

Bugün 85 yaşına girmiş olan oğlu Selim Mustafaoğlu’nun kapısını bir akşam vakti çalıyoruz. Bakü’nün Bilaceri kasabası yakınlarında, Hazar’a yakın bir bölgede, Göredil bağlarında yaşıyor. Evde telefon olmadığı için ani bir baskın oluyor gidişimiz. İki dönümlük bahçe içindeki mütevazı evinde yalnız yaşıyor. Yaşına göre oldukça dinç. Kendi ihtiyacını kendi görüyor. En yakın dostu, beslediği hayvanları ve gözü gibi baktığı meyve ağaçları. Zaman zaman çocukları ziyaretine geliyor. Bizi buraya kadar getiren de oğlu Mustafa idi.

KGB TAKİBİ VE SÜRGÜN ÜSTÜNE SÜRGÜN

Bugünkü torunlar, dedelerinin geçmişini sonradan öğrenmiş. Yaşadıkları baskılar, sürgünlerden olsa gerek hiç kimseye anlatmamışlar sırlarını. Torun Mustafa, “Biz, dedemizin Osmanlı askeri olduğunu nenemizden öğrendik. Babamın sürgün hayatı bittikten sonra.” diyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra KGB’nin baskıları iyice artmış. Yaşı ilerlemesine rağmen takipten kurtulamamış Kayserili Topallıoğlu Mustafa da. Tek sebep Türkiye kökenli oluşu.

Rusların İkinci Dünya Savaşı’na katılmasıyla işler daha da sarpa sarar. 1941 yılında bir gün KGB ajanları eve gelerek “Hemen toparlanın istasyona, oradan da Gedebey’e gideceksiniz.” derler. Yük katarlarıyla götürülen Türk aileler, ikişer üçer Gedebey’in köylerine dağıtılmaktadır. Aralarına onlar da katılır. O dönemde, “Demiryolu’nun 50 km. yakınına kadar Türk olmayacak.” diye gizli talimat vardır.

Aynı yıl, ailesi sürgüne giderken evin tek erkek çocuğu olan Selim askere alınır. 1941’de İkinci Dünya Savaşı’na katılıp Baltık cephesinde Almanlara karşı savaşan Selim Mustafaoğlu, askerden döndükten sonra bir süre petrol sondajında kompresörcü olarak çalışır. Fakat kısa bir süre sonra ikinci bir şok haberle yüz yüze gelir. 70’ine merdiven dayamış yaşlı babası ile sürgüne gönderilecektir. Köy Sovyeti, Selim Mustafaoğlu’nu işyerine gelip, “Sizin eve gideceğiz.” diyerek götürür. Evde bir KGB ajanıyla silahlı askerler vardır. Ellerinde de bir liste. “Sen ve baban gidiyorsunuz.” derler. O gün henüz yedi aylık evli olan Selim Mustafaoğlu olayı şöyle anlatıyor: “Yıl 1949’du. Siz de gidiyorsunuz dediler bize. Baktım ellerinde sürgün listesi var. Tomsk’a gönderdiler babamla beni. Ailemiz kaldı. Uzun ve zahmetli bir tren yolculuğu oldu. Vardık, üç gün bizi hapiste tuttular. Türk, Kürt, Tatar ve Çeçenler vardı yanımızda. Bulunduğumuz kampa Türk olarak ilk biz gelmiştik. Herkesin fermanını okudular. Bana da babamdan dolayı getirildiğimi söylediler. Babamın getirilme sebebi de Türk olması. Sonra bizi kolhozlara verdiler. 6 ay asker gözetiminde tarlalarda çalıştık. Arkasından 6 yıl boyunca ormanda ağaç kestik.”

Onlar Sibirya’ya giderken eşleri ve çocukları yalnız kalır; ama akrabalar onlara sahip çıkar. Selim Mustafaoğlu, “Yalnız kalmışlardı ama Allah’tan üç tane taş gibi dayım vardı. Onlar ilgilendi.” diyor.

Sibirya sürgününü anlatmaya gerek yoktur. Alışılmadık bir iklim, bitmeyen geceler ve nefes donduran soğuk. Kaçsan yolu bulmak, hayatta kalmak mümkün değildir. Diğer yandan geride bırakılan insanların hasreti vardır. Selim Mustafaoğlu’nun halen sakladığı, babasından kalma bir mektup ve birkaç resim o yılları anlatan önemli belgeler. Mektup gizlice yollanmış köye. Kağıt bulunamadığı için Sibirya’da yetişen berozko ağacının kabuğuna yazılmış. Okunabilen kısımlardan anlaşıldığına göre, ailesinin hâlini hatırını soruyor, okuduktan sonra da bu mektubu yakın diyor. Fakat ailesi bunu yapmamış, aziz bir hatıra olarak saklamış.

Stalin’in ölümünden sonra göreve gelen Kruşçev’in 1956’da çıkardığı genel afla Selim Mustafaoğlu, Sibirya sürgününden kurtulur, memleketine döner. Fakat babasıyla gittiği sürgünden tek başına gelmiştir. Mustafaoğlu, “Babam, sürgünden üç yıl kadar sonra, 1952 mayısında hayatını kaybetti. Vefat ettiğinde 70 yaşındaydı. Bir molla vardı aramızda, namazını kılıp defnettik oraya.” diyor.

Annesinin, “Oğlum babanızı orada bırakmayın. Kemikleri olsun buraya getirin.” ısrarı üzerine 1964’te biner trene, tekrar Tomsk’un yolunu tutar. Yanına eşini ve halasının oğlunu da alır. Yine bir Türk olan babasının sürgün arkadaşı Ramazan’ı bulur. Ramazan, bir Rus’la evlenip orada kalmıştır. Onun yardımıyla mezarı kazıp kemikleri bir valize doldurur. Getirip Bakü’de Bilaceri Mezarlığı’na defneder. Topallıoğlu Mustafa’nın kendi adını taşıyan torunu Mustafa, 1994’te gittiği Kayseri’de dedesinin yaşadığı evden bir miktar toprak alarak Bilaceri Mezarlığı’ndaki yeni kabrine serper. “Hiç değilse kemikleri vatan toprağıyla buluşsun.” diye.

Selim Mustafaoğlu, sürgün yılları bitince demiryolu işletmesinde çalışmaya başlamış. 1959’da ise ticarete atılıp bakkal dükkânı açmış. 1990 yılına kadar da bu işle uğraşmış. 17 yıldır, Kolhoz idaresinin 1964’te tahsis ettiği bahçesini ekip biçiyor.

SSCB’nin dağılmasından sonra Türkiye’deki akrabalarının peşine düşmüş amca. Ve 1994’te bir arkadaşının vasıtasıyla babasının Kayseri’deki akrabalarını bulmuş. Hayatta olan kız kardeşi Emine’yi de alarak Türkiye’ye gelmiş. Babasının ilk evliliğinden olan kardeşi Mehmet Eryas’la, diğer akrabalarıyla buluşmuş. Sonra kardeşi Mehmet gelmiş Bakü’ye, 15 gün kalmış.

“GÖREVİNİ HİÇ SÖYLEMEDİ, SIRLARIYLA GİTTİ”

Selim Mustafaoğlu gibi şanslı olmayıp Türkiye’deki akrabalarını bir türlü bulamayanlar da var. Onlardan biri de Hazif Abdulov. 1935 Bakü doğumlu olan Abdulov, “Bugünkü Azerbaycan devletinin temel taşında Kafkas İslam Ordusu vardır. Onlar gelmeseydi belki bugünkü bağımsız Azerbaycan olmayacaktı. Ermeni-Rus ittifakı buradaki Azerileri yok edecekti.” diyor.

Hafiz Abdulov, Osmanlı ordusunda karargâh onbaşısı olarak görev yapan Samsunlu Mirza Halil Abdurrahmanoğlu’nun oğlu. “Babam bugün ‘Büyük Kapı’ denen mevkide kurulan karargâhta görevliydi.” diyor. Yalnız onun babası, Mondros Mütarekesi sonrası ordu ile birlikte geri dönenlerden. Memleketi Samsun’a gelişinin ardından önce tütün fabrikasında çalışmış. Arkasından ABD Göçmen Teşkilatı temsilciliğinde. Son olarak da Rus Dış Ticaret Bakanlığı’nın Samsun’daki ambarında ambar memurluğu yapmış. Oğlu Hafiz Abdulov’un anlattığına göre, 1924’ün ocak ya da şubat ayında Bakü’ye geri dönmüş. Abdulov, “Anam, Bakü’ye geldiğimizde Lenin’in matemi vardı diye anlatırdı.” diyor. Lenin’in ölüm tarihi 21 Ocak 1924.

Bakü’ye neden geri döndü, kimse bilmiyor. “7 dayısı din üzerinde âlim insanlarmış. Çocukken annesini yitirmiş. Babası yeni evlilik yapınca, dayısının himayesinde büyümüş. Din eğitimi almış. Niçin geri döndüğünü bize hiç anlatmadı. O konu açıldığında konuyu değiştirirdi. Ama sıcak yuvanız, eviniz, işiniz ve eşiniz var. Kalkıp kim gelir buralara? Bir göreviniz var ki, gelesiniz ama o görevi hiç söylemedi. Sırlarıyla gitti.” diyen oğlu Abdulov devamla şunları anlatıyor: Bakü’de demiryolu işletmesinde çalışıyor. İşçi örgütlerinde teşkilatçılık yapıyor, sendika başkanı oluyor. Sonra Komünist Parti’ye kabul edilmiş. O dönemde Rusya’nın Azerbaycan üzerinde çok fazla tesiri yoktur. 1930-1931’de milletvekili seçilmiş. Kasım İsmailov (Goranboy) iline kolhoz kuruculuğuna görevlendirilmiş. SSCB Merkezi İcra Komitesi’ne Bakü’den giden iki temsilciden biri olmuş. Diğeri ise bir Rus. 13 gün Moskova’da kalmış. O zaman zarfında komünizmin bilinmeyen taraflarıyla tanışmış. Komünizmin gerçek yüzünü bu seyahatte gördüğünü anlatırdı bize.”

Komünist Parti’deki bazı çevreler Türkiye kökenli birinin hızlı yükselişinden rahatsız olur. Abdulov’un söylediğine göre, “Kimdir bu kişi?” diye tahkikat başlatılır. Türkiye’den gelişini anlatmadığı, şahsıyla ilgili bilgileri gizlediği iddia edilerek casus muamelesi yapılır. Milletvekilliğinden ve diğer görevlerden uzaklaştırılır. Abdulov, “Babam burada Azeri halkıyla birlikte bu ülke için çalıştı. Ama buradaki Türklerin varlığı Rusları, Ermenileri rahatsız etti. Başladılar Türkleri dışlamaya, harcamaya. Babamı sen Türksün, kaç Ermeni öldürdün diye hesaba çekiyorlardı.” diyor.

Hafiz Abdulov, babası ile ilgili bütün dokümanları çıkartmış. Babasının iftira atılarak ve sahte evrak düzenlenerek görevden alındığını söylüyor. Babası Mirza Abdurrahmanoğlu, uzun süre Sovyet gizli servisi KGB’nin takibinde yaşıyor. 1942 yılında da ilk sürgün kararı çıkarılıp ailesiyle birlikte Bakü’den uzaklaştırılıyor. Abdulov, o günü şöyle anlatıyor: “Gedebey’e sürgüne gönderirlerken evden bir şey almamıza dahi izin vermediler. Ağabeyimin ayakları tutmuyordu. Yel hastalığı vardı. Hastaneden getirip evin kapısına bıraktılar. Sonra hepimizi alıp tren istasyonuna götürdüler. Doğruca Gedebey’in en ücra köyüne. Burada yaşayacaksınız dediler. Tavuk kümesi gibi küçücük bir yer verdiler.”

1949 yılında da ikinci sürgün başlar. Gideceği yer Kayserili Topallıoğlu Mustafa’nın gittiği adrestir: Tomsk. Abdulov, “Pek çok Türk gibi babam da SSCB Güvenlik Bakanlığı’nın 00183 sayı ve 28.05.1949 tarihli kararıyla Sibirya’nın Tomsk iline gönderildi. Ömür boyu sürgün olarak. Sebep Türk olması, Türkiye doğumlu olması. Yıllarca iki nehrin arasında ormandaki bir kampta kaldılar. Kaçış imkânı yok, yakalanırsın. Yakalanmasan yırtıcı hayvanlara yem olursun.” diyor.

Babası Sibirya’ya sürgüne gönderilir ama oğlu Hafiz, Hava Harp au’nda askerliğini yapar. 1954’te de terhis olur. Daha sonra demiryolları kolejini bitirip Bakü’de demiryollarında çalışmaya başlar.

“AHISKALILARIN YANINDA GARİPLİĞİ GİTTİ”

Sibirya sürgünü 7 yıl sürer. Stalin’in ölümüyle birlikte, 1956’da çıkan aftan Mirza Abdurrahmanoğlu da yararlanır; fakat çocuklarının yanına, Gedebey’e dönmesine izin verilmez. Eskiden yaşadığı Bakü’ye de müsaade yoktur. Abdulov, “Karakol babamı sürekli takip etti. Orada olmaz, burada yaşayacaksın diye. En son Sabirabat şehrine yerleşti. Bir müddet sonra annemi de yanına aldı. Annem 1963’te vefat etti. Onun ölümünden sonra çok hüzünlü ve gamlıydı. İki yıl kadar sonra Saatlı’ya 35 km. uzaklıktaki Adıgün köyüne gitti. Gürcistan’dan Özbekistan’a, oradan da Azerbaycan’a sürülen Ahıska Türkleri’nin köyüne. Sürüldükleri ilk köyün adını vermişlerdi en son geldikleri topraklara da. Onlarla cumayı, bayram namazlarını kılma imkânı buldu. Yanlarında Türkiye’ye dönmüş gibiydi. Garipliğinin bir kısmı gitti. 1977 yılında da vefat etti. Şimdi kabri orada” diyor.

Çocuklar ve anneleri sürgüne gönderilmez fakat uygulanan baskıdan nasiplerini alırlar. Oğlu Hafiz, koleji bitirdikten sonra başladığı demiryollarındaki işinden bile atılır: “Bakü’de demiryollarında çalışıyordum. Bir gün Ermeni bir KGB ajanı ‘Sen Bakü doğumlusun, senin burada yaşamaya hakkın yok’ dedi. O zaman ben de parti üyesiydim. Dedim ki, sen Erivan’dan gelmiş yaşıyorsun, ben mi yaşayamayacağım? Sen kimsin ki, beni doğduğum yerde yaşamaktan men ediyorsun?” dedim. Bir süre sonra beni işten attılar. Gizli emre göre, sürgüne gidenlerin çocuklarına da doğdukları yerde yaşama izni yoktu. Sonra köye döndüm. Marangozluk yaptım. Allah imkân verdi. Arabam da oldu, evim de, ineğim de.”

Abdulov, ilk evliliğini Harp Okulu’nu bitirdikten sonra kaldığı Ukrayna’da bir Polonyalı ile yapmış. Bu evlilikten üç çocuğu var. Azerbaycan’daki evliliğinden de beş. Üç erkek, iki kız. Küçük oğlu Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirmiş. Bir diğer oğlu da Karabağ gazisi. Savaşta sağ kolundan yara almış.

Şu an 77 yaşında olan Hafiz Abdulov, yıllardır Samsun’daki ailesini arıyor. SSCB döneminde Kızılhaç ve Kızılay’a müracaat etmiş. Bağımsızlıktan sonra da çalmadık resmî kapı bırakmamış. Fakat henüz bir ipucu bulamamış. Bizzat kendisi de gelmiş Samsun’a. Kısa süreli de olsa araştırma yapmış, nüfus idaresine sormuş, bir iz bulamamış. Şu an, eşi Selma Hanım’la Bakü’de oturuyor. Akrabalarını bulma konusundaki inancını hiç kaybetmemiş. Aramaya devam edeceğini söylüyor, yetkililerden yardım bekliyor.

OSMANLI, BAŞ İLE GÖVDEYİ BİRLEŞTİRDİ

Bakü Devlet Üniversitesi Avrupa ve Amerika Ülkelerinin Yeni ve Muasır Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa Qasımlı, “Osmanlı’nın Bakü’ye girmekteki hedefi, ekonomik, askerî ve stratejik çıkarlar değildi. Esas gaye, Türk ve Müslüman halkı Bolşevik ve Ermeni zulmünden kurtarmaktı.” diyerek Osmanlı’nın hedefinin Kafkaslardaki Azeri kıyımını durdurmak, yeni kurulan Azerbaycan hükümetinin imdadına yetişmek olduğunu belirtiyor. Prof. Qasımlı, Osmanlı Devleti’nin bu kararı Birinci Dünya Savaşı’nın zor şartları altında aldığının da altını çiziyor.

Üç ciltlik “Birinci Dünya Müharibesi İllerinde Böyük Dövletlerin Azerbaycan Siyaseti” ve “Azerbaycan Türklerinin Milli Mücadele Tarihi” gibi kaynak niteliğinde eserleri olan Prof. Qasımlı, Osmanlı’nın Bakü’ye gelişinin hukukî ve siyasî dayanağının Osmanlı ile Mehmet Emin Resulzade liderliğindeki Azerbaycan Halk Cumhuriyeti arasında Batum’da imzalanan anlaşma olduğunu söylüyor. Bakü dağlarının ve kumlarının Anadolu erlerinin kanıyla sulandığını belirten Prof. Qasımlı, Resulzade’nin “Bakü’süz Azerbaycan başsız beden idi” sözünü hatırlatarak, “Kafkas İslam Ordusu bu başla gövdeyi birleştirdi” diyor. Qasımlı şöyle devam ediyor: “Eğer Osmanlı ordusu gelmeseydi bugün Bakü Azerbaycan’ın elinde olmayabilirdi. Osmanlı’nın bu harekatı, Azerbaycan’ın geleceği, bağımsızlığı için çok önemli bir faktör olmuştur. Osmanlı, yeni cumhuriyete mali, askerî alanda ve eğitim alanında yardımlar yaptı. Ders kitapları ve öğretmenler gönderdi. Diğer milletlere de hürmetle yaklaştı. Lakin Mondros Mütarekesi imzalanınca Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kaldı.”

KADİR DİKBAŞ – Bakü / 2007-07-09 /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir