by

Bir Kızıl Ordu vahşeti: Kanlı Yanvar

Bağımsızlık hareketini bastırmak üzere tank ve zırhlılarla Bakü’ye giren Kızıl Ordu’nun, Bakü’de gerçekleştirdiği katliamının ardından 30 yıl geçti. 

Askerden yeni dönen Azer Alekberov, henüz 23 yaşında, ömrünün baharındaydı. Ailesinin iki çocuğundan küçüğü olup askerlik sonrası üniversitede rejisörlük öğrenimine devam ediyordu. Aklından ne geçtiği bilinmez, bir gün oturmuş askerden ailesine yazdığı mektupları ve albümündeki fotoğrafları yırtıyordu. Sıra Sovyet üniforması içinde babasıyla çektirdiği fotoğrafa gelmişti. Ortadan ikiye ayırmış, kendisinin bulunduğu kısmı param parça etmişti. Tam bu sırada babası Nesib Alekberov girer odaya. “Oğlum ne yapıyorsun?” diye sorunca, “Baba artık yeni bir hayat başlıyor.” şeklinde cevap verir. Başka da bir şey söylemez.

Bu sözüyle ne demek istediğini kimse bilmiyor fakat önceleri, “Artık Sovyet dönemi bitiyor, bağımsızlık gelecek. O yüzden Sovyet üniformalı fotoğrafla görünmek istemiyor.” diye yorumlarlar. Halbuki üniformalı diğer fotoğraflara dokunmamıştır. Hatta birliğindeki Ermeni arkadaşlarıyla yan yana çektirdiği fotoğraflar bile duruyordur.

‘Yeni hayat’tan kastının ne olduğu kısa zaman sonra anlaşılır. Azer, yaklaşık bir hafta sonra, 19 Ocak 1990’ı 20 Ocak’a bağlayan gece Kızılordu kurşunlarına hedef olup şehit düşer.

Evet bundan tam 30 yıl önce 19 Ocak 1990 günü, Azerbaycan’daki bağımsızlık hareketini bastırmak üzere tank ve zırhlılarla Bakü’ye giren Kızıl ordu, 19 ve 20 Ocak günü aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 131 sivili katletmiş, 700’den fazla kişiyi de yaralamıştı. O gün, tarihe Azerbaycanlıların deyimiyle “Kanlı Yanvar”, yani “Kanlı Ocak” olarak geçti, hafızalara öyle kazındı.

EMİR, NOBEL BARIŞ ÖDÜLLÜ GORBAÇOV’DAN

Emri veren, olaydan 11 ay sonra kendisine Nobel Barış Ödülü verilecek olan Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov idi. Gorbaçov, hadiseden dört yıl sonra yaptığı bir açıklamada emri kendisinin verdiğini itiraf ederek, “Asker gönderilmesi kararını sadece bir kere, Bakü için verdim. Bakü’deki devlet ve parti yapılarının felce uğratıldığı ve 18 bölge yönetiminin iflas ettirildiği andı. Radikal bir kararın alınması gerektiği bir andı.” diyordu.

Baltık cumhuriyetlerindeki bağımsızlık hareketlerine müdahale etmeyen Moskova, sıra Azerbaycan’a gelince silaha davranmıştı. Gönderilen asker sayısı, 35 bini buluyordu.

Katliamın ardından ülke çapında genel grev ilan edildi, 40 gün kepenkler açılmadı. Başta Türkiye olmak üzere pek çok ülkeden protestolar yükseldi. İstanbul ve Anadolu’da mitingler biribirini izledi. Şehitler için gıyabi cenaze namazları kılındı, camilerde dualar okundu, vaazlar verildi. Bununla birlikte, Avrupa bu trajedi karşısında kötü bir imtihan vermiş; ABD ise “Asayişi sağlamak için kuvvet kullanımı gerekiyordu” yönünde açıklama yapmıştı.

Azer’in babası Nesib Bey’i ve annesi Süreyya Hanım’ı, bir akşam vakti Bakü’deki evlerinde ziyaret ediyoruz. Evinin bulunduğu sitenin bahçesinde Azer adına yapılmış bir sebil bulunuyor. Kendilerine o günleri tekrar hatırlatıp, yaşananları anlatmalarını istiyoruz. Nesib Bey hem bir şehit babası hem olayların tanığı hem de 20 Ocak Vakfı’nın başkanı. Okul kitaplarını basan Devlet Neşriyat Komitesi’nde yıllarca yayın yönetmenliğini yapmış. Daha sonra Azerbaycan gazetesinde editörlük görevini üstlenmiş.

Nesip bey, 17 yıldır sakladığı o yırtık fotoğrafı bize gösteriyor. Albümlerdeki diğer fotoğraflara da bakıyoruz, kendisi ve ailesinin birlikte fotoğrafını bulmak için. Fakat yüzlerce fotoğrafın içinde bir tane dahi yok. Arkadaşlarıyla çekilmiş fotoğrafları duruyor ailesi ile olanlar yok.

Annesi Süreyya da, “Son zamanlarda davranışları garipleşmişti. Eve her geldiğinde kapıyı ben açardım. Bir gün dedi ki, Anne seni çok seviyorum. Öyle bir şey yap ki, seni bu kadar sevmeyeyim.”

KİMSE BEKLEMİYORDU

Süreyya Hanım, “Hiç kimse Kızılordu’nun böyle bir katliam yapacağını tahmin etmiyordu. Bizim devletimiz, bize niye kurşun sıksın diyordu herkes. Hatta silahlar patlayınca bile meraktan balkonlara çıkanlar ‘korkutmak için yapıyorlar’ diyordur. Fakat gerçek kısa zamanda anlaşıldı.” diye konuşuyor.

Silahsız halka, üstelik kendi vatandaşına şiddetli bir savaşa gidercesine hazırlanmış zırhlı özel birliklerin gelişi, iyi niyetli olmadıklarının deliliydi. İleri sürüldüğü gibi, maksat asayişi sağlamak olsa zaten Bakü ve çevresinde var olan ordu birlikleri buna yetecek durumdaydı.

Nesib Alekberov’un anlattıklarına göre oğlu Azer, bağımsızlık kıvılcımının çaktığı günden beri arkadaşlarıyla birlikte bu hareketin içinde yer alır. Azatlık Meydanı’nda yapılan gösterilere, toplantılara iştirak eder. Fakat tam teçhizatlı Kızılordu’un Bakü’ye girdiği günün gecesinde evdedir. Fakat babası gecikmiş hala eve dönmemiştir. Gece 12’den itibaren silah sesleri duyulmaya başlar.

Aslında katliam hazırlıkları gündüzden başlamış, o gece 12’den itibaren ilan edilen olağanüstü hâl halka duyurulmamıştı. Azerbaycan televizyonunun güç kaynağı havaya uçurulmuş, televizyon yayın yapamaz hale gelmişti. Olağanüstü halden habersiz insanlar, silah sesleriyle birlikte sokaklara döküldü.

Tanklar ve zırhlı araçlar cadde ve sokaklarda önüne geleni ezip geçiyor, etrafa ateş püskürüyordu. Kızılordunun geride bıraktığı manzara dehşet vericiydi.

Azer ve ailesi, babalarının hayatından endişe duyuyordu. Anne Sürreyya Hanım’ın anlattığına göre, sokaktan, “Toplanın, insanlarımızı kırıyorlar, katlediyorlar, yetişin” diye sesler yükselir.

Azer ve ailesi, gelen telefonlardan bir katliam yapılmakta olduğunu öğrenir. Annesi gitme demesine rağmen Azer “Atamı öldürecekler” der, dışarı fırlar. Aradan çok geçmez, baba Nesip Alekberov, kurşun yağmurlarının arasından sıyrılarak yara almadan eve döner. Fakat Azer saatler geçmesine rağmen yoktur.

O geceyi yaşayan Alekberov, “Tanklara ve ateşe, silah olmadan arabalardan barikat kurarak engel olmak mümkün değildi” diyor ve devam ediyor: “Genç, ihtiyar, çocuk, kadın demediler, sivil halkı katlettiler. Yaralıları toplamasınlar diye ambulanslara bile saldırdılar. Bir hemşire ve hekimi de öldürdüler.”

Azer’i bulmak için sabaha kadar aramadık yer, sormadık insan bırakmazlar. Ertesi sabah Nesip Alekberov, kelle koltukta karargaha gider “Oğlumu istiyorum” diye. Cevap, “Bizde kimse yok, gidin hastanelerde arayın” olur.

Önce Respublika Hastanesi’ne başvurur ama burada bulamaz. Tanınmayacak halde parçalanmış bir ceset gösterirler kendisine. Fakat o da kendi oğluna ait değildir. İkinci hastaneye, Şemaşko’ya yönelir. Morgda yerde iki gencin arasında uzanmış halde bulur oğlunu. İç parçalayan manzarayı görür ve görür görmez isyan edince, bir Rus askeri kendisine silah doğrultur. Nesib Bey diyor ki, “Komutanı engel olmasa beni vuracaktı.”

O ARTIK SENİN OĞLUN DEĞİL

22 Ocak günü 131 şehitle birlikte Azer de defnedilir. Adeta bütün Azerbaycan halkı toplanmış, insan selinde tabutlar yüzmektedir. Definden sonra Nesib Bey oğlunun kabrinden ayrılamaz. Yakınları ve dostlarının “Hadi gidelim artık” ısrarları tesir etmez. “Nasıl bırakırım, o benim oğlum” der. Onu ikna eden, “O artık senin oğlun değil. Vatanın oğlu oldu” sözü olur.

Azerbaycan’ın ünlü ressamlarından Mikail Abdullayev, cenaze merasimine katılamadığı için kendi elleriyle bir resmini yapmış Azer’in ve ailesine hediye etmiş. Bugün bu resim evin başköşesinde asılı. Abdullayev, tablosuna “Azerimiz” adını vermiş.

Nesib Alekberov, ciğeri yansa da, 1991’deki bağımsızlığa “tohum” olan şehitler arasında oğlunun da olmasından gurur duyuyor. “Maddi olarak kayıp verdik ama manevi cihetten biz galip geldik. Millî irade galip geldi. 20 Ocak bizi Türk dünyasına, Müslüman dünyasına kavuşturdu. 20 Ocak katliamı Azerbaycan halkına atılmış bir gülleydi. Bu başkasına da isabet edebilirdi ama bize ve bizim gibi 150’ye yakın aileye isabet etti.” diyor ve şu tespiti yapıyor: “Aslında 20 Ocak Allah’ın Azerbaycan halkına gönderdiği bir nimettir, paydır. Dağınık, başıbozuk halkı bir araya getirdi. Birleşmemizi sağladı.”

İnsan selinin akarak tabutları taşıdığı yer, çok anlamlı bir yerdir. Sovyet döneminde yerle bir edilerek parka (Dağüstü Park) dönüştürülen, üzerine de lokanta ve diskotek yapılan Çember-i Kent Mezarlığı’dır burası. 1918 başında Bakü’ye giren Bolşevikler’in desteğiyle Ermeniler tarafından soykırımına tabi tutulan binlerce Azeri’nin yattığı yer. Sadece onlar değil, aynı yıl Azerbaycan’ın yardımına koşan Osmanlı Ordusu’nun verdiği şehitler de burada yatıyordu. Sovyet dönemi yerle bir etse de unutturamamıştı bu mekanı.

Şehitler için burası seçildi. Bir anlamda, Azerbaycan için canlarını vermiş eski şehitler, yeni şehitleri bağrına basıyordu. Yani Azerbaycanlıların deyimiyle “köhne” şehitlerle, “teze” şehitler bugün “Şehitler Hıyabanı” denilen Bakü’ye hakim tarihî tepede buluştu. Bir süre sonra Karabağ’da şehit düşenler katıldı onlara. Bağımsızlıktan sonra bir camiyle birlikte Türk şehitleri için bir anıt dikilip isimleri yazıldı. Yakın bir geçmişte de 20 Ocak Şehitleri için dev bir abide yapıldı. Bu kutlu mekan, sadece 20 Ocak günlerinde değil her gün ziyaretçileri olan bir yer. Kırmızı karanfiller kabirlerin üzerinden hiç eksik olmuyor.

TEHDİT EDİLDİM

Aynı zamanda 20 Yanvar Vakfı Başkanı olan Nesip Alekberov, 20 Ocak trajedisinin hemen ardından şehit yakınlarına ve yaralılarına sahip çıkmak, 20 Ocak’ı unutturmamak için bu vakfı kurmuş. Diyor ki, “Baktım ki, hadise örtbas edilmek isteniyor, unutturulmaya çalışılıyor. Bir vakıf kurmaya karar verdim.” Bu girişiminden dolayı birkaç kez silahlı tehditte bulunulmuş. Arkasından arabayla çarpmaya kalkışmışlar. Nesib Ekberov, isim vermiyor ama “O devirde Rusya büyük devlettir, ilişkileri bozmayalım diyenler vardı” diye konuşuyor. Öyle ki, definden kısa bir süre sonra şehit kabirlerinin taşınması bile gündeme gelmiş. “Bölgede toprak kayması var, kabirleri başka yere taşıyalım.” diyenler çıkmış. Bu tezlere şiddetle karşı çıkan Ekberov, “Kayan vatan toprağıdır nasıl olsa bir yerde durur. Merak etmeyin” karşılığını vermiş.

20 Ocak’ın bağımsızlık yolunu açan tarihî bir olay olduğunu söyleyen Nesib Alekberov, bu tarihin unutulmaması gerektiğini belirtiyor, “Allah razı olsun merhum Haydar Aliyev oraya dev bir abide yaptırdı. 20 Ocak’ta yaralananlar o yaranın tesiriyle 14 yıl sonra dahi vefat etse şehit sayılacaktır kararını çıkarttı. O kara günün unutulmamasını sağladı.” diyor.

Onlar, Azerbaycan tarihine kanlarıyla parlak bir sayfa eklediler, Azerbaycan’ın istiklali için kurban oldular, yol açtılar. Her yıl olduğu gibi bu yıl da milyonlar onları unutmadı, rahmetle andı. Bundan sonra da unutulmayacaklar. Tıpkı, 31 Mart 1918 soykırımında şehit düşenlerin ve Azerbaycan için kopup gelen Anadolu erlerinin unutulmadığı gibi.

KADİR DİKBAŞ / Bakü